I just loved a man
Who made me put a gun on my throat
I pulled the trigger when he left
But I don't wanna cry
If you find a letter in my room tomorrow
Carry on
Nothing really matters
Garden of Reverie
I'm just an ordinary person living my life in my own way...BUT the world is upside down!!!
23 Kasım 2018 Cuma
Aşık
Kendi çölümde bir Leyla'yım.
Leyla da benim, Mecnun da.
Kum da benim,
Çöl de.
Kum taneleri savrulurken ben de savruluyorum,
Rüzgar da benim.
Beklediğim de benim,
Biçare aradığım da.
Herkese sorduğum bulmak için
İşaret ettikleri ev benim evim.
Evimi bırakıp yollara düştüğüm
Aramak bulmak için
Benmişim aslında.
Leyla'ymışım yollarda
Mecnun'muşum içerilerimde.
Leyla da benim, Mecnun da.
Kum da benim,
Çöl de.
Kum taneleri savrulurken ben de savruluyorum,
Rüzgar da benim.
Beklediğim de benim,
Biçare aradığım da.
Herkese sorduğum bulmak için
İşaret ettikleri ev benim evim.
Evimi bırakıp yollara düştüğüm
Aramak bulmak için
Benmişim aslında.
Leyla'ymışım yollarda
Mecnun'muşum içerilerimde.
Kumsalda
Bir okyanus kıyısında
Çömelsem ve otursam şimdi
Bacaklarımı uzatsam
Ellerimi hafif geriye koyup
Saçlarımı geriye savursam
Dalgalar bazı bazı gelse
Bazen değse ayağıma bazen değmese
Rüzgarla huzuru tadıp
Sola baktığımda seni görsem
Güneş yüzüme vursa
Ben gözlerimi kapatsam
Gülümseyip yüzümü kamaştırmadığım belli belirsiz
Parmaklarımı kumda gezdirsem
Uzaklara baksam da ufku görsem
Kimse olmasa suyun içinde
Gökyüzündeki bulutlara sevgimi yollasam kalbimden
Soluma baktığımda gülümsediğim sen olsan
Suların berraklığı ve rengine hayran
Nefesimi içeri çekerken
Kuşların sesini dinlesem
Sen bana baksan
Biraz sağda kayalıklar olsa
Ama dalgalar onlara sertçe vurmasa
Karanlık kuytu köşeleri olsa
Ama gitmesek biz oraya
Bulutların beyazlığının güzelliğine mi
Önümdeki dingin suların maviliğine mi
Hayran kalacağımı şaşırsam
Sola doğru gülsem, solumda sen olsan
Dalgalar kendi müziğini yaparken
Kuşlar onlarla düet yapsa
Biz hiç konuşmayıp
Bu şaheseri bozmasak
Akşam olsa soğuk rüzgarları olmayan
Suların rengi siyahlaşmıs olsa da uçları beyaz
Bize dokunsa bazı bazı
Ben soluma baksam
Solumda sen olsan
Çömelsem ve otursam şimdi
Bacaklarımı uzatsam
Ellerimi hafif geriye koyup
Saçlarımı geriye savursam
Dalgalar bazı bazı gelse
Bazen değse ayağıma bazen değmese
Rüzgarla huzuru tadıp
Sola baktığımda seni görsem
Güneş yüzüme vursa
Ben gözlerimi kapatsam
Gülümseyip yüzümü kamaştırmadığım belli belirsiz
Parmaklarımı kumda gezdirsem
Uzaklara baksam da ufku görsem
Kimse olmasa suyun içinde
Gökyüzündeki bulutlara sevgimi yollasam kalbimden
Soluma baktığımda gülümsediğim sen olsan
Suların berraklığı ve rengine hayran
Nefesimi içeri çekerken
Kuşların sesini dinlesem
Sen bana baksan
Biraz sağda kayalıklar olsa
Ama dalgalar onlara sertçe vurmasa
Karanlık kuytu köşeleri olsa
Ama gitmesek biz oraya
Bulutların beyazlığının güzelliğine mi
Önümdeki dingin suların maviliğine mi
Hayran kalacağımı şaşırsam
Sola doğru gülsem, solumda sen olsan
Dalgalar kendi müziğini yaparken
Kuşlar onlarla düet yapsa
Biz hiç konuşmayıp
Bu şaheseri bozmasak
Akşam olsa soğuk rüzgarları olmayan
Suların rengi siyahlaşmıs olsa da uçları beyaz
Bize dokunsa bazı bazı
Ben soluma baksam
Solumda sen olsan
27 Ağustos 2012 Pazartesi
Başka Bir Şey Düşünüyorum
O parlak gözlerini
unutamıyorum. O odada bana kurduğu tuzağı. Bilgisayar ekranında yazan şeyleri.
Ekrandan çıkan koluyla mouse’u tutuyordu. İlk bakışta fark edilmeyecek kadar
iyi uydurulmuştu renkler. Aslında neydi tuzak bilemiyorum. O, bir çift
gözleriyle bana bakıyordu, tıpkı bir seri katilinki gibi karanlık bir o kadar
da iç açıcı ama kötü adamlarınki gibi parlayan gözlerle. İlk baştaki donuk
suratı, gördüğümü bir resim zannetmeme sebep olmuştu. Daha sonra resim hareket
eder gibi oldu,daha sonra kolunu fark ettim. Bir anda dudak çizgisi oynadı gibi
geldi. ‘Sanki birazdan gülecek gibi’ dedim içimden. ‘Kahrolası pis pis bana
gülecek, gülerse ne yaparım, bu iğrenç olur’. Yanılmadım da saniyeler içinde
dudak kıpırtısı iğrenç ve hain bir sırıtış halini aldı. Varlığına sevindirmedi
yine, sevinsem bile kötü bir şey olacaktı bu. Fakat yine de gösterdi
pislikliğini bana. O gözler korkutucuydu. Güzeldi ama tehdit ediciydi. Eski
türk filmlerindeki en iyi kötü adam karakteri olurdu, oynasaydı. Yani var
olanın en iyisine 10 basar. O kötü
niyetli sırıtışın ardından daha fazla duramadım, oraya gelişim gözümün önünden
film şeridi halinde geçerken ben de geri
dönecek yol aradım. O oda neresiydi bilmiyorum. Daha önce hiç gitmediğim bir
yerdeydi, daha önce hiç gitmediğim bir yerdi. Buna pek şükredemesem de nihayet
kabus bitti. Seslerden dolayı uyanmıştım. Gözümü açtım ve o anda rüyamı
hatırladım. O ışıltılı gözlerle o pis bakış geldi gözümün önüne. Dehşet verdi.
Bu yüzden gözlerimi daha fazla açık tutamadım ve bir hışımla kapadım. Bütün ses
ve gürültüye rağmen kapadım. Uyumaya çalıştım. Kalkamazdım. Bu şokla insan
içinde olamazdım. Davranamazdım. Düşünemezdim. Günaydın diyemez, büyükannemle
birlikte kahvaltıya oturamazdım. Işığı göremezdim, ışığın görmemi sağladığı
nesneleri göremezdim, başaramazdım. Bu yüzden, uyudum. Kaçtım günden. Uyudum.
Rüyamın devamı yoktu, olmayacaktı biliyordum. Başka bir rüya görmeye
zorladıysam da kendimi, olmadı. Zifiri karanlığa gömüldüm. Karanlık bir
hiçlikte birkaç saat daha yolculuğa daldım. Daha sonra büyükannem üzülmesin
diye düşünerek kendimi zorlayarak kalktım. Mutfağa doğru gidiyordum ki,
sözlerini işittim. ‘Niye kalkmıyor o ya? Kalksın! Bu saate kadar uyunur mu
hiç?’ Sesi kızgındı. Saati bilmiyordum. Bu sözlerin ardından yatağa geri
döndüm. Bir süre daha yattım, uykuya dalamadım. Müthiş bir baş ağrısıyla
düşünedurdum. Daha sonra, içeriden gelen televizyon sesiyle bir kalkma
girişiminde daha bulundum. Saat on dörde geliyordu. Yüzümü yıkadım. Açlık
kokuyordum. Suratım bile gerilmişti, donmuştu adeta. Mutsuzluğu nefes veriyor
gibi bir halim vardı. Kendime hayat verir belki diye, su içmeyi akıl ettim. 1
bardak su içtim. Hayat gelmedi. Biraz daha içtim, hayat, canlılık hiç gelmedi.
Önceki günden kalan poğaçalardan yedim bir tane, sabah kahvaltısından kalma
birkaç patates kızartması bir de. Vücuduma canlılık kazandırmıştım belki ama,
benliğime değil.
Uzun bir gün oldu. 24 saat
önce yine burada, York Minster’ın çatı fotoğrafına bakıyordum. Dosyası hala
açık duruyor. Onu inceledim, ama kafamda en ufak bir yorum belirmedi. Saat üç.
Yine dün gece bir buçuk saat sonra uyudum. Bundan yarım saat kadar önce ise,
uyumak için yatağa uzandığımda, odada sadece uydunun ekranında yazan ‘OFF’
yazısının yeşil ışığı vardı. Yine o gözler belirdi. Gözümü kapattım,
gitmediler. Açtım, gitmediler.
Sanki çok sevdiğim birini
öldürmüş, belki de beni öldürmüş gibi bir katil zaferi yaşarmışçasına bakıyor.
‘Derdin ne?’ geçiyor aklımdan. O dehşet verici bakışlar bir dizi diş ile
sırıtarak cevap veriyor bana. Dalga geçmek var amaçlarının arasında, aşağılamak
var.
Uyumayı yeniden
denemeliyim. Zira sabah yaşlı büyükannemle birlikte kahvaltı etmek istiyorum. Bunun
için erken kalkmam şart. Keşke bu kadar zor olmasa uyumak şu an için.Paul
Klein*’ın ikizi Simon gibi gözümü kapadığım anda uykuya dalabilsem.
24/08/2012
...............................................................................................................................
*Jean-Paul Dubois'in Başka Bir Şey Düşünüyorum adlı kitabının baş karakteridir.
12 Şubat 2012 Pazar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)