23 Kasım 2018 Cuma

Dear friend

I just loved a man
Who made me put a gun on my throat
I pulled the trigger when he left
But I don't wanna cry
If you find a letter in my room tomorrow
Carry on
Nothing really matters

Aşık

Kendi çölümde bir Leyla'yım.
Leyla da benim, Mecnun da.
Kum da benim,
Çöl de.

Kum taneleri savrulurken ben de savruluyorum,
Rüzgar da benim.

Beklediğim de benim,
Biçare aradığım da.
Herkese sorduğum bulmak için
İşaret ettikleri ev benim evim.
Evimi bırakıp yollara düştüğüm
Aramak bulmak için
Benmişim aslında.

Leyla'ymışım yollarda
Mecnun'muşum içerilerimde.

Kumsalda

Bir okyanus kıyısında
Çömelsem ve otursam şimdi
Bacaklarımı uzatsam
Ellerimi hafif geriye koyup
Saçlarımı geriye savursam

Dalgalar bazı bazı gelse
Bazen değse ayağıma bazen değmese
Rüzgarla huzuru tadıp
Sola baktığımda seni görsem

Güneş yüzüme vursa
Ben gözlerimi kapatsam
Gülümseyip yüzümü kamaştırmadığım belli belirsiz
Parmaklarımı kumda gezdirsem

Uzaklara baksam da ufku görsem
Kimse olmasa suyun içinde
Gökyüzündeki bulutlara sevgimi yollasam kalbimden
Soluma baktığımda gülümsediğim sen olsan

Suların berraklığı ve rengine hayran
Nefesimi içeri çekerken
Kuşların sesini dinlesem
Sen bana baksan

Biraz sağda kayalıklar olsa
Ama dalgalar onlara sertçe vurmasa
Karanlık kuytu köşeleri olsa
Ama gitmesek biz oraya

Bulutların beyazlığının güzelliğine mi
Önümdeki dingin suların maviliğine mi
Hayran kalacağımı şaşırsam
Sola doğru gülsem, solumda sen olsan

Dalgalar kendi müziğini yaparken
Kuşlar onlarla düet yapsa
Biz hiç konuşmayıp
Bu şaheseri bozmasak

Akşam olsa soğuk rüzgarları olmayan
Suların rengi siyahlaşmıs olsa da uçları beyaz
Bize dokunsa bazı bazı
Ben soluma baksam
Solumda sen olsan

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Başka Bir Şey Düşünüyorum


O parlak gözlerini unutamıyorum. O odada bana kurduğu tuzağı. Bilgisayar ekranında yazan şeyleri. Ekrandan çıkan koluyla mouse’u tutuyordu. İlk bakışta fark edilmeyecek kadar iyi uydurulmuştu renkler. Aslında neydi tuzak bilemiyorum. O, bir çift gözleriyle bana bakıyordu, tıpkı bir seri katilinki gibi karanlık bir o kadar da iç açıcı ama kötü adamlarınki gibi parlayan gözlerle. İlk baştaki donuk suratı, gördüğümü bir resim zannetmeme sebep olmuştu. Daha sonra resim hareket eder gibi oldu,daha sonra kolunu fark ettim. Bir anda dudak çizgisi oynadı gibi geldi. ‘Sanki birazdan gülecek gibi’ dedim içimden. ‘Kahrolası pis pis bana gülecek, gülerse ne yaparım, bu iğrenç olur’. Yanılmadım da saniyeler içinde dudak kıpırtısı iğrenç ve hain bir sırıtış halini aldı. Varlığına sevindirmedi yine, sevinsem bile kötü bir şey olacaktı bu. Fakat yine de gösterdi pislikliğini bana. O gözler korkutucuydu. Güzeldi ama tehdit ediciydi. Eski türk filmlerindeki en iyi kötü adam karakteri olurdu, oynasaydı. Yani var olanın en iyisine 10 basar.  O kötü niyetli sırıtışın ardından daha fazla duramadım, oraya gelişim gözümün önünden film şeridi halinde geçerken  ben de geri dönecek yol aradım. O oda neresiydi bilmiyorum. Daha önce hiç gitmediğim bir yerdeydi, daha önce hiç gitmediğim bir yerdi. Buna pek şükredemesem de nihayet kabus bitti. Seslerden dolayı uyanmıştım. Gözümü açtım ve o anda rüyamı hatırladım. O ışıltılı gözlerle o pis bakış geldi gözümün önüne. Dehşet verdi. Bu yüzden gözlerimi daha fazla açık tutamadım ve bir hışımla kapadım. Bütün ses ve gürültüye rağmen kapadım. Uyumaya çalıştım. Kalkamazdım. Bu şokla insan içinde olamazdım. Davranamazdım. Düşünemezdim. Günaydın diyemez, büyükannemle birlikte kahvaltıya oturamazdım. Işığı göremezdim, ışığın görmemi sağladığı nesneleri göremezdim, başaramazdım. Bu yüzden, uyudum. Kaçtım günden. Uyudum. Rüyamın devamı yoktu, olmayacaktı biliyordum. Başka bir rüya görmeye zorladıysam da kendimi, olmadı. Zifiri karanlığa gömüldüm. Karanlık bir hiçlikte birkaç saat daha yolculuğa daldım. Daha sonra büyükannem üzülmesin diye düşünerek kendimi zorlayarak kalktım. Mutfağa doğru gidiyordum ki, sözlerini işittim. ‘Niye kalkmıyor o ya? Kalksın! Bu saate kadar uyunur mu hiç?’ Sesi kızgındı. Saati bilmiyordum. Bu sözlerin ardından yatağa geri döndüm. Bir süre daha yattım, uykuya dalamadım. Müthiş bir baş ağrısıyla düşünedurdum. Daha sonra, içeriden gelen televizyon sesiyle bir kalkma girişiminde daha bulundum. Saat on dörde geliyordu. Yüzümü yıkadım. Açlık kokuyordum. Suratım bile gerilmişti, donmuştu adeta. Mutsuzluğu nefes veriyor gibi bir halim vardı. Kendime hayat verir belki diye, su içmeyi akıl ettim. 1 bardak su içtim. Hayat gelmedi. Biraz daha içtim, hayat, canlılık hiç gelmedi. Önceki günden kalan poğaçalardan yedim bir tane, sabah kahvaltısından kalma birkaç patates kızartması bir de. Vücuduma canlılık kazandırmıştım belki ama, benliğime değil.

Uzun bir gün oldu. 24 saat önce yine burada, York Minster’ın çatı fotoğrafına bakıyordum. Dosyası hala açık duruyor. Onu inceledim, ama kafamda en ufak bir yorum belirmedi. Saat üç. Yine dün gece bir buçuk saat sonra uyudum. Bundan yarım saat kadar önce ise, uyumak için yatağa uzandığımda, odada sadece uydunun ekranında yazan ‘OFF’ yazısının yeşil ışığı vardı. Yine o gözler belirdi. Gözümü kapattım, gitmediler. Açtım, gitmediler.

Sanki çok sevdiğim birini öldürmüş, belki de beni öldürmüş gibi bir katil zaferi yaşarmışçasına bakıyor. ‘Derdin ne?’ geçiyor aklımdan. O dehşet verici bakışlar bir dizi diş ile sırıtarak cevap veriyor bana. Dalga geçmek var amaçlarının arasında, aşağılamak var.

Uyumayı yeniden denemeliyim. Zira sabah yaşlı büyükannemle birlikte kahvaltı etmek istiyorum. Bunun için erken kalkmam şart. Keşke bu kadar zor olmasa uyumak şu an için.Paul Klein*’ın ikizi Simon gibi gözümü kapadığım anda uykuya dalabilsem.


24/08/2012


...............................................................................................................................
*Jean-Paul Dubois'in Başka Bir Şey Düşünüyorum adlı kitabının baş karakteridir.

12 Şubat 2012 Pazar