O parlak gözlerini
unutamıyorum. O odada bana kurduğu tuzağı. Bilgisayar ekranında yazan şeyleri.
Ekrandan çıkan koluyla mouse’u tutuyordu. İlk bakışta fark edilmeyecek kadar
iyi uydurulmuştu renkler. Aslında neydi tuzak bilemiyorum. O, bir çift
gözleriyle bana bakıyordu, tıpkı bir seri katilinki gibi karanlık bir o kadar
da iç açıcı ama kötü adamlarınki gibi parlayan gözlerle. İlk baştaki donuk
suratı, gördüğümü bir resim zannetmeme sebep olmuştu. Daha sonra resim hareket
eder gibi oldu,daha sonra kolunu fark ettim. Bir anda dudak çizgisi oynadı gibi
geldi. ‘Sanki birazdan gülecek gibi’ dedim içimden. ‘Kahrolası pis pis bana
gülecek, gülerse ne yaparım, bu iğrenç olur’. Yanılmadım da saniyeler içinde
dudak kıpırtısı iğrenç ve hain bir sırıtış halini aldı. Varlığına sevindirmedi
yine, sevinsem bile kötü bir şey olacaktı bu. Fakat yine de gösterdi
pislikliğini bana. O gözler korkutucuydu. Güzeldi ama tehdit ediciydi. Eski
türk filmlerindeki en iyi kötü adam karakteri olurdu, oynasaydı. Yani var
olanın en iyisine 10 basar. O kötü
niyetli sırıtışın ardından daha fazla duramadım, oraya gelişim gözümün önünden
film şeridi halinde geçerken ben de geri
dönecek yol aradım. O oda neresiydi bilmiyorum. Daha önce hiç gitmediğim bir
yerdeydi, daha önce hiç gitmediğim bir yerdi. Buna pek şükredemesem de nihayet
kabus bitti. Seslerden dolayı uyanmıştım. Gözümü açtım ve o anda rüyamı
hatırladım. O ışıltılı gözlerle o pis bakış geldi gözümün önüne. Dehşet verdi.
Bu yüzden gözlerimi daha fazla açık tutamadım ve bir hışımla kapadım. Bütün ses
ve gürültüye rağmen kapadım. Uyumaya çalıştım. Kalkamazdım. Bu şokla insan
içinde olamazdım. Davranamazdım. Düşünemezdim. Günaydın diyemez, büyükannemle
birlikte kahvaltıya oturamazdım. Işığı göremezdim, ışığın görmemi sağladığı
nesneleri göremezdim, başaramazdım. Bu yüzden, uyudum. Kaçtım günden. Uyudum.
Rüyamın devamı yoktu, olmayacaktı biliyordum. Başka bir rüya görmeye
zorladıysam da kendimi, olmadı. Zifiri karanlığa gömüldüm. Karanlık bir
hiçlikte birkaç saat daha yolculuğa daldım. Daha sonra büyükannem üzülmesin
diye düşünerek kendimi zorlayarak kalktım. Mutfağa doğru gidiyordum ki,
sözlerini işittim. ‘Niye kalkmıyor o ya? Kalksın! Bu saate kadar uyunur mu
hiç?’ Sesi kızgındı. Saati bilmiyordum. Bu sözlerin ardından yatağa geri
döndüm. Bir süre daha yattım, uykuya dalamadım. Müthiş bir baş ağrısıyla
düşünedurdum. Daha sonra, içeriden gelen televizyon sesiyle bir kalkma
girişiminde daha bulundum. Saat on dörde geliyordu. Yüzümü yıkadım. Açlık
kokuyordum. Suratım bile gerilmişti, donmuştu adeta. Mutsuzluğu nefes veriyor
gibi bir halim vardı. Kendime hayat verir belki diye, su içmeyi akıl ettim. 1
bardak su içtim. Hayat gelmedi. Biraz daha içtim, hayat, canlılık hiç gelmedi.
Önceki günden kalan poğaçalardan yedim bir tane, sabah kahvaltısından kalma
birkaç patates kızartması bir de. Vücuduma canlılık kazandırmıştım belki ama,
benliğime değil.
Uzun bir gün oldu. 24 saat
önce yine burada, York Minster’ın çatı fotoğrafına bakıyordum. Dosyası hala
açık duruyor. Onu inceledim, ama kafamda en ufak bir yorum belirmedi. Saat üç.
Yine dün gece bir buçuk saat sonra uyudum. Bundan yarım saat kadar önce ise,
uyumak için yatağa uzandığımda, odada sadece uydunun ekranında yazan ‘OFF’
yazısının yeşil ışığı vardı. Yine o gözler belirdi. Gözümü kapattım,
gitmediler. Açtım, gitmediler.
Sanki çok sevdiğim birini
öldürmüş, belki de beni öldürmüş gibi bir katil zaferi yaşarmışçasına bakıyor.
‘Derdin ne?’ geçiyor aklımdan. O dehşet verici bakışlar bir dizi diş ile
sırıtarak cevap veriyor bana. Dalga geçmek var amaçlarının arasında, aşağılamak
var.
Uyumayı yeniden
denemeliyim. Zira sabah yaşlı büyükannemle birlikte kahvaltı etmek istiyorum. Bunun
için erken kalkmam şart. Keşke bu kadar zor olmasa uyumak şu an için.Paul
Klein*’ın ikizi Simon gibi gözümü kapadığım anda uykuya dalabilsem.
24/08/2012
...............................................................................................................................
*Jean-Paul Dubois'in Başka Bir Şey Düşünüyorum adlı kitabının baş karakteridir.